İyi fotoğraf, fotoğrafta olmayanı akla getirendir.

Ercan Kesal yazdığı 6 kitabı da okuma fırsatı bulduğum bir yazar. Özellikle Cin Aynası ve Peri Gazozu kitaplarında bozkır’ı öyle şiirsel tarif eder ki o uçsuz bucaksız çorak topraklarda gezip top ağaçların altında ağaca sırtınızı verip oturmak istersiniz. Tabi bozkır’ın acıları da kitaba dahildir sevinçleri de kederleri de. Ayrıntı yayınlarından çıkan Zamanın İzinde isimli kitapta ise bizi Enis Rıza’nın fotoğraf seçimleriyle bizi naif üslubuyla bir yolculuğa çıkarıyor.



Zamanın İzinde Ayrıntı yayınlarının çıkardığı bininci kitap olma özelliği taşıyor. Burhan Sönmez kitabı önsözünde şöyle tanımlıyor: Zamanın İzinde bir ansiklopedi veya başvuru kitabı değil; düşünceyle yoğrulmuş duygulara hitap ediyor, bakan göz ile konuşan dil arasındaki uyuma ve gerilime yaslanıyor. Enis Rıza’nın seçtiği fotoğraflar, toplumsal olan ile bireysel olanın havzasında, sonsuzluğu an ile buluşturuyor. Bu fotoğrafların başına oturup, görünenleri ve asıl görünmeyenleri kendi hayal dünyasında yoğuran Ercan Kesal bir kilim gibi dokuya dokuya ortaya bir tasvir çıkarıyor.

Fotoğraflar sadece ana tanıklıklarımız değil aslında, o anın bir parçası olmak. Bazen binlerce kelime etseniz de meramınızı ortaya dökemezsiniz. Bazen sadece bir fotoğraf kareleri sayfalar dolusu sözcüğe denk olur.



“Bu fotoğrafta ağlamayan kadın, cenazenin sahibidir. Ortada duran

O daha sonra ağlacayak...

Garip bir sahipliktir bu. Bu dünya da en sevdiğimiz varlık, avucumuzun içinden kayıp giderken, masum bedeni yıkanırken, omuzlarda taşınırken toprağa verilirken; ara sıra sesler duyarsınız, hayatın akışını sürdürmeye pek hevesli meraklılardan: “Cenaze sahibi kim? Cenaze sahibi nerede?”

Fotoğraftaki cenazenin sahibi işte ortada ki kadın. Hiç ağlamayan gözünden bir damla yaş düşmeyen kadın. İşte o.

O sonra ağlayacak...”

Fotoğraf bir bakıma tarihsel bir şey olsa da bir bakıma da duygusal bir şeydir. Yüz yıl önce çekilmiş bir fotoğraf o anın acısını, sevincini, heyecanını, kederini getirir koyar önümüze hiç bozulmadan.



“Yaşanan hiçbir şey kaybolmuyor, bir yumak gibi ardımızdan toplanarak geliyor ve ruhlarımıza yerleşiyor. Bu yüzden “ne hatırlıyorsak o’yuz” aslında. Kabuğunu kaldırmaktan kendimizi alamadığımı eski bir yara gibidir ömrümüz, iyileştikçe sızlayan ve iz bırakan.”


"İnsan ya bilinciyle tercih eder ya da başkasını taklit eder. Güçlü imkanlar güzel şehirler yaptırmaz, görgü ve vizyon güzel şehirler yaptırır. Yahya Kemal, 'Koca Mustâpaşa' adlı şiirinde türlü imkânsızlıklarla neler yapılabileceğini göstermiştir. Beton dökmek, inşa etmek değildir."

Sadettin ÖKTEN


Bornova erkek öğrenci yurtlarına yerleştiğim ilk gün, her öğrenciye bir tane verilen metal dolabın kapağına o günlerde yeni kaseti çıkan Sezen Aksu'nun küçük bir posterini yapıştırmıştım. "Minik Serçe." Bir sandalyeye yanlamasına oturmuş, seksi olmaya çalışan haliyle ve iri dudaklarıyla muzipçe bakan, ama ne yaparsa yapsın ona hep çocuksu bir masumiyet veren tavrıyla, Sezen Aksu. O günlerde iki de bir yurtları basıp, dolapları hallaç pamuğu gibi atan jandarmanın elinden kurtulan tek resim. Her seferinde dolabımın kapağından yırtılarak sökülen Che Guevara'nın yeni fotoğraflarına da aramaktan vazgeçmiştim artık.

Bir süre sonra o resmin yanına, Fransız Kültür Merkezi'ndeki bir fotoğraf dergisinin içinden yırtıp aldığım başka bir fotoğraf daha eklendi. E.Smith'in "Taşra Doktoru" fotoğrafı. Yıllarca taşıdım o fotoğrafı. Kaderim gibi. Okuldan mezun olup, mecburi hizmet için Keskin Devlet Hastanesi'ne gittiğimde, hastanenin kullanılmayan bir odasında ki yatağımın başucunda da hep asılı durdu o fotoğraf. Yirmi beş yıl sonra, bu sefer sinemacı kimliğimle gittiğim o mekanlara, çektiğimiz filmdeki doktorunun odasının duvarına da yerleştirmiştik aynı fotoğrafı. Çekimler sırasında yirmi beş yıl önceki mesai arkadaşlarım, personelim, şoförüm Gara Gazi ziyaretime geldiler. Ellerinde cüzdanlarının arasına sakladıkları eski fotoğraflar. Bir çoğu artık hayatta olmayan arkadaşlarım. Ağır ceza reisi Hamit Abi, Başhekim Mevlüt Abi, Yirik Yaşar, Fotoğrafçı Arif. Yıllar sonra fotoğraflara değil geçip giden ömrümüze baktık birlikte. Keder bulaşmış ömrümüze.

Ercan Kesal / Peri Gazozu 





Bütün hayvanlar eşittir, ama bazı hayvanlar daha eşittir.
                            George Orwel - Hayvan Çiftliği



Uzun zamandır izlemek istediğim ama bir türlü yer ve zaman sıkıntısından dolayı izleyemediğim Kuşlar oyununu nihayet 3.sezonunda izleyebildim. Oyunculuklar, kostümler, müzikler, koreografi, sahne ve ışık tasarımları gerçekten gözümüzü ve gönlümüzü doyurucu nitelikteydi. Ve açıkçası iyi bir oyun bekliyordum fakat bu kadar iyi olmasına şaşırdım diyebilirim. Şaşırmadığım şey ise binlerce yıllık insanlık medeniyetimizde pek bişeyin değişmemiş olmasıydı.

Oyun Antik Çağ komedya yazarı Aristophanes tarafından M.Ö. 414 yılında yazılmış bir iktidar hicvi diyebiliriz. Semaver Kumpanya Oyunu yıllar sonra alıp günümüze uyarlayıp sahneye koymuş. Aslında pek de uyarlamaya gerek yokmuş aslında zira binlerce yıldır insanlık medeniyetimizde iktidar ve toplum ilişkileri anlamında pek bişey değişmemiş. 



 Aristophanes bu oyunu Atina’nın yayılamacı bir politika izlediği ve çok paralar harcayarak kurduğu yeni donanmasıyla Sicilya’ya çıkarma yaptığı dönemde yazar ve M.Ö. 414 yılında Dionysia şenliklerinde ikincilik ödülü alır. Sicilya seferine çıkılmadan önce Atina’da bir çok tanrı heykelinin tahrip edilmesi batıl inançları artırmış ve uğursuzluk olarak anılan bu olaylardan sonra şehirde adeta insan avına çıkılmış. Bir çok düşünür bu olaylara karıştığı gerekçesiyle işkence görmüş ve öldürülmüş.İşte Atina’da ki bu kaotik ortamdan sıkılan artık savaş, kavga, iktidar mücadelesi ve adaletsizlikle ezilen insanları görmek istemedikleri için kafalarını dinleyebilecekleri sakin bir yer bulmak için iki kuşun peşine takılan iki yakın arkadaş Güvendost ve Mutlugil sonunda kuşların yaşadığı bir koruluğa ulaşırlar. Bu korulukta daha önce insan olan fakat daha sonra hüthüt kuşu olan kuşlar kralı Tereus’la karşılaşırlar. Tereus’a insanlardan artık bıktıklarını ve yaşamak için daha sakin bir yer aradıklarını söylerler. Tereus onlara bir kaç öneri sunar fakat çeşitli nedenlerle bahsi geçen yerleri beğenmezler. Daha sonra Tereus onlara bu korulukta diğer kuşlarla beraber yaşama önerisi sunar. İlk önce çok sıcak bakmasalar da daha sonra bu fikir hoşlarına gider ve orada yaşamaya kara verirler.


Adalet duygusu en çok hak arayanların elinde zavallılaşır.       
                            Bekleme Odası - Zeki Demirkubuz



Daha sonra burada böyle amaçsızca yaşayamayacaklarını bu koruluğu güzel bir ülke haline getirmek gerektiğini düşünüp bunu kuşlar kralı Tereus’la paylaşırlar. O da eski bir insan olarak bu fikre sıcak baksa da diğer kuşları ikna etmek gerektiğini düşünür. Fakat ikna etme kabiliyetini kullanarak kuşlar korosu da ikna edilir. Ve insan yine yapacağını yapmış olur. Ülke olmanın ilk şartı olarak kendilerine bir isim bulurlar: Havakukuşya. Havakukuşya insan iktidarıyla kurulmuştur. Fakat daha önce  kendilerinin şikayet edip  yerdikleri hatta bu yüzden ülkelerini bırakıp yeni bir yere geldiklerini unutan insan iktidarın büyülü tuzağına düşer. Adalet ve özgürlük ararken muktedir oluverirler. Oyunu izlerken George Orwel’ın 1945 yılında yazdığı Hayvan Çiftliği kitabı aklıma geldi. Benzer bir konu orada da işlenir. Çiftlik sahibinin kendi emeklerini yok sayıp onları köleleştirdiğini düşünüp domuzların önderliğinde örgütlenen hayvanlar çiftlik sahibini öldürüp çiftlikte kendi iktidarlarını kurdukların da yine aynı tuzağa düşmüşlerdi.

Bence neden iktidara gelenlerin geldiklerinde kendilerine yapılanlardan daha fazla zulm ettiğini sorgulamak çok yersiz. Sanırım iktidar böyle bir şey. Yani iktidarı bir takım sıkıntılardan kurtulmak için kullanılan bir ilaca benzetecek olursak bu ilacın yan etkisi de bu. Bunu ben söylemiyorum binlerce yıllık insanlık medeniyetimiz söylüyor.




Kaybettiğimiz, sadece büyük bir mimar, şehirci ve düşünce adamı değil, doğru bildiği yolda kavgasına tek başına cesaret edecek cesarete sahip, yaptığı işi ciddiye alan ve başladığı her işi aynı titiz ve ciddiyetle bitirmek isteyen, bu yüzden kısa yoldan neticeye ulaşarak daha çok kazanmak isteyenlerin hiç çalışmak istemedikleri bir karakter abidesiydi. Sıradanlığa, pestankeraniye tahammülü yoktu. Her şart ve ortamda düşüncelerini büyük bir cesaret ve kararlılıkla savunurdu.


Bilge mimar Turgut Cansever'i kitabının ön sözünde bu sözlerle anlatıyor Beşir Ayvazoğlu. Cumartesi günü öğleden sonra bir kitap kafe'de kendime rahat bir koltuk bulup kuruldum. Ve bütün öğleden sonrayı heyecanla uzun zamandır aradığım sonunda Beyoğlu Mephisto'da bulup aldığım "Dünyayı Güzelleştirmek" isimli nefis kitabı okuyarak geçirdim. Kitap mimari tarihimiz bakışımız ve vizyonumuz ile ilgili konularda Turgut Cansever'le yapılan söyleşilerden oluşuyor. Yani mimarları ilgilendiren bir kitap gibi gözükse de aslında değil. Zira bu dünya'da sadece mimarlar yaşamıyor. Ve mimarların ortaya koydukları eserler bizim hayata bakışımız, ruh halimiz, sosyal çevremiz ve beşeri ilişkilerimiz gibi bir çok konuyu etkilediği için aslında bizi gayet yakından ilgilendiriyor.

Kitabın birinci bölümü Cansever hoca'nın çocukluğuyla ilgili anılarından oluşuyor. Bilge mimarımız bu dönemde aile ve sosyal yaşantısından anılarını paylaşıyor. Bu dönemde beslendiği kaynaklar yanlarında bulunduğu kişiler sadece mimari bir bakış değil entellektüel gelişimine de katkı sağlıyor.


Onuncu sınıfa geçtiğim yıl Elmalılı tefsirinin, yani Hak Dini Kur'an Dili'nin ilk cildini okumuş, üstadın inanılmaz derinlikteki bilgisine hayran olmuştum. Bunun için karşısında müthiş bir saygı hissiyle oturuyordum. 'Farsça öğrenmek istiyorum, ama bilmem ki başarabilirmiyim?' dedim.O yumuşak insanın gözünde şimşekler çaktı: 'Ne demek yapabilir miyim?' dedi, 'Napolyonu Almanca'dan okudum, Rusya seferine çıkmadan kırk gün önce Rusça öğrenmeye karar verdiğini ve kırk günde konuşur hale geldiğini öğrenince, ben niçin yapamayayım dedim. Kırk gün Fransızcaya çalıştım ve Bergsonu okumaya başladım.' O eski adamlardaki müthiş irade, inanılmaz bir şeydir."

İkinci bölüm ise 'Dünden Bugüne İstanbul'. İstanbul fethedilmeden önce nasıldı, biz fethettik ne verdik istanbul'dan ne aldık gibi sorular ekseninde istanbul'un mimari ve sosyal çevresiyle ilgili meseleler derinleştiriliyor. Birbirine benzeyen kutu gibi apartmanlarla berbat ettiğimiz şehir üzerine atalarımızın bakış açısını onların bu şehri nasıl imar edip bizim nasıl mahvettiğimizi görüyoruz.

Üçüncü bölümde İtalyan mimar Paolo Soleri'nin 'Tutumlu Kent' projesi üzerine konuşuluyor. Soleri küreselleşmenin ve giderek artan tüketimin dünyayı yaşanmaz bir hale getireceğini düşünerek dünyada ki kaynakları daha verimli kullanmak adına  insanları dikey yapılaşmaya yönlendiriyor.Bu konuya Cansever hoca karşı çıkıyor.Tutumlu kent yapacağız diye insanları üst üste istiflemeyi doğru bulmadığını söylüyor."Çocuklar nerede oynayacaklar? Ağacı görmeyecekler, güneşi görmeyecekler. Anneleri bir yere götüremeyecek onları. İhtiyarların dünyası bir başka kabus olacak buna razı olmamak gerekiyor."

Ayrıca betonarme binaların Avrupa'nın en büyük yanılgılarından biri olduğunu ifade ediyor hoca.Zira betonarme demek kalıcı olmak demek. Yani o şehirde yaşayanların aslında yaşadıkları şehirle ilgili söz sahibi olmamaları demek. Şehre yeni bir bakış ufuk getirememek demek."Yani şimdi, diyelim Viyana, güzel görünüyor ama orada yaşayanlar belki on nesil önce o şehri kuranların iradesini yansıtan bir kentte yaşıyorlar, yaşamak zorundalar."


"Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kaşaneler gördüm.
  Dolaştım mülk-ü islam'ı bütün viraneler gördüm."

Ziya Paşa'nın bu kompleks dolu dizelerine de çok güzel bir şekilde cevap veriyor Cansever hoca.



Dünyayı fethetmeye kalkışan Bonapart, Paris şehrini yeniden biçimlendirmek istiyor.Büyük bulvarlar açıyor, eni yüz metre, boyu iki kilometre. Bonapart'ın Paris projesi doğrusu ilginç temellere dayanmaktadır. Bunu anlattığımız zaman bizde insanlar pek şaşırıyorlar. Bonapart, ihtilalin sokaktan gelen önderleri ortadan kalkınca üç kişiyle birlikte Fransa'nın hakimi oldu. Ama Napolyon diğer ikisinin kendisine ihanet edeceğinden korkuyor. Bunun için bir paris planı çizdiriyor. Geniş caddelerin yuvarlak meydanlarla birleştiği bu planın sebeb-i hikmeti şu : Napolyon topçu subayı. Eğer ortakları ona ihanet edip halkı ayaklandırır da bu bulvarların iki tarafında ki apartmanlar da yaşayan halk sokaklara dökülürse, yuvarlak meydanlara yerleştireceği topçu bataryalarıyla onları bastıracağını düşünüyor. Planın esas sebebi bu. Sözde Türk aydını dedikleri bilmem ne budalalarının çok hayran oldukları Paris'in temeli bu.

Kitapta insanların estetik ve medeniyetle ne kadar yakından ilgili olduklarıyla ilgili aslında çok anekdot var fakat tabi ki hepsini buraya alamıyorum.Merak buyuranlar kitap sahaflara düşmeden alsın derim.